MEHMET's profileKALP SEVMEKTEN YORULMAZPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    May 14

    HZ. FATIMA (R. A) NIN MEHRİ

    HZ. FATIMA(R. ANHA)NIN MEHRİ
     
     
    HZ. FATIMA(R. ANHA)NIN MEHRİ
    Resulullah Efendimiz (s.a.v.), kızı Hz. Fatıma 8r.anha)'yı Hz. Ali (k.v.) ile evlendirmeyi murad edince, buyurdu ki:

    "Ya Fatıma, mehir olarak 400 dirheme razı olurmusun?" Hz. Fatıma:

    "Razı olmam" dedi.Bunun üzerine Cebrail (a.s.) gelip.

    "Ey Allah2ın Resulü! Allahü Teala Fatıma'ya Cenneti ve içindekileri mehir olarak verdi."Bu müjde Hz. Fatıma'ya ulaştırılınca, yine:

    "Razı olmam" cevabını verdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

    "Ey kızım , neye razı olursun?" buyurdular.Hz. Fatıma;

    "Senin razı olduğun şeye...Ümmetine şefaat etme nimetine" cevabını verdi.

    Bunun üzerine Cebrail (a.s.) elinde yazılı bir kağıt olduğu halde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in huzuruna tekrar geldi ve;

    "Ya Fatıma! Babanın ümmeti sana mehir kılındı" müjdesini verdi.

    Hz. Fatıma (r. anha) kağıdı eline aldı ve;

    "Ya Rab! Kıyamet günü olduğunda bu kağıdı elime alarak, işte benim mehrim diyeceğim" buyurarak Allah'a şükretti.

    Hz. Fatıma (r.anha) vefat ettiğinde, kabrine bu kağıtla beraber defnolundu.
     
    April 18

    Fatihayı Anlayıp Yaşamak

    Fatihayı Anlayıp Yaşamak

    DR. HALUK NURBAKİ


    Onlar ki: Rablerinden hidayet bulanlar, onlar ki Felâha erenlerdir” Bakara Sûresi
    Âyet 5 :

    “Siz Fâtiha’yı anlamak, onu yaşamak mı istiyorsunuz?… O halde işte imanın sırrını açıklıyorum…
    Kur’an’ın Fâtiha ile karşılıklı olan ilk sahifesi bu âyetlerle tamamlanmaktadır. Böylece: Fâtiha’nın hikmet dolu şifre sırrına, bir anlamda imanın tanımıyla eşlik etmektedir. Âdeta Cenab-ı Hakk, Fâtiha’nın muhteşem sırrını açıkladıktan sonra….
    “Siz Fâtiha’yı anlamak, onu yaşamak mı istiyorsunuz? O halde işte imanın sırrını açıklıyorum. ÎMAN EDİN, HİDAYET BULUN, FELÂHA KAVUŞUN” buyurmaktadır.
    O halde Sûre-i Bakara’nın ilk beş âyeti bizi FÂTİHA SIRRINA ULAŞTIRAN, îmanı anlatan hikmetler demetidir.
    “Onlar ki: Rablerinden hidayet bulanlar, felâha erenlerdir” Şimdi âyetin hikmetini Fâtiha kpenceresinden seyredelim:
    Biz Fâtiha’da hangi niyaza sığınıyorduk?
    “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden istiane dileriz. Bizi sırât-ı müstakime hidayet eyle…”
    Bu beşinci âyet nasıl tamamlanıyor?
    “Onlar ki: Rablerinden hidayet bulanlar, felâha erenlerdir.”
    Şu halde bu beş âyet, niyaz ettiğimiz sırât-ı müstakîme geçiş formülünü vermektedir.
    Âyette çok önemli iki nokta, bizzat âyetin yapısal inceliğidir:
    a) Hidayet, Allah’ın Rabb sıfatının tecellisidir.
    b) Hidayet, felâhın (mutlak huzur ve mutluluğun) tek anahtarıdır.
    HİDAYET: (güzel ve doğruya erişmek) Allah’ın Hadî sıfatının tecellisidir.
    Hidayet için Allah kuldan bir niyet, bir adım istemektedir. Nitekim ikinci âyette hidayet için ittika şartı istenmektedir. Hidayette RABB sıfatının birinci hikmeti budur. İnsanın hidayeti talep etmesi şarttır. Bu talep ise Allah’a karşı kulluk sorumluluğunu idrak haysiyetidir. Hidayette “RAB” sıfatının tecelli hikmetinin ikinci sırrı ise; HİDAYETİN BİR EĞİTİM, YETİŞME olayı olduğudur. Yani hidayet bir anda kazanılmak yerine kat kat, mertebe mertebe kavuşulan bir nîmettir; BİR NÎMETLER DEMETİDİR.
    RAB sıfatı ile lütfedilen hidayet, bizim gayret ve ihlâsımızla âhenkli bir hikmettir. İşte Allah bu sırrı anlatmak için: “Onlar Rablerinden hidayet bulanlardır” buyurmuştur. ÂYETİN GETİRDİĞİ BU İNCELİK; KADER HİKMETLERİNDEN CENNETE ULAŞMAYA KADAR PEKÇOK CİDDİ BAHSİN ANAHTARIDIR.
    Bu edebî kalıp içinde Allah “HİDAYETİ BU RAB SIFATIMLA VERİRİM; İTTİKA’daki ihlâsınız, hidayetin sonsuz merhalelerinin de anahtarıdır.” mesajını veriyor. Allah’ın apaçık gösterdiği istikamet çok nettir:
    Gaybe îman
    Namaz
    İnfâk
    “Bu üç hikmete sarılın, ben sizi RAB sıfatımla sırât-ı müstakîm’e hidayet ederim” buyuruyor.
    Sûre-i Bakara’nın bu ilk beş âyeti, İNSAN NEFSİNDEN GELEN HER TÜRLÜ UMURSAMAZLIK, KAYGISIZLIK, TEMBELLİK VE NEMELÂZIMCILIĞA PAYDOS diyor…
    Eğer hidayet, ona bağlı olarak FELÂHI bulmak istiyorsan: Gaybe îman et, namaz kıl ve her imkanınla infâk et. YOKSA: “KALBİM TEMİZ, BEN GÜNAH İŞLEMİYORUM… İNFÂK NEYMİŞ?.. ” gibi hikayeler İNSANI DALÂLDE BIRAKAN NEFS OYALAMACILIĞINDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.
    NİÇİN NAMAZA DAVET EDİLİRKEN günde beş kez “Haydin felâha” diye çağrılıyoruz?…
    Bildiğiniz gibi, insan 4 yanı olan bir varlıktır; NEFS, BEDEN, RUH, KALB (GÖNÜL) bu yanlarımızın tümü ile huzurlu olması, âhenkli çalışması mutlak mutluluğu temsil eder ki: BUNA FELÂH deriz.
    Bu dört unsurumuz acaba normal şartlarda bunların ARIZASIZ, SIKINTISIZ, VE DE ARALARINDA ÂHENKLİ ÇALIŞMALARI, KESİN HUZURU BULMALARI NEYE, NELERE BAĞLIDIR…
    BEDENİN âhengi için önemli şartların başında streslerden uzak kalma, iyi bir damar ve dolayısıyla kan dolaşımına olan ihtiyaç başta gelir. Eklemlerimizin sağlıklı olması ve de hem hormonal sistemin, hem de organlarımızın aşırılıktan uzak kalması gerekir (alkol, aşırı beslenme vs)
    Şimdi gaybe îman, namaz ve ona bağlı abdesti düşünün… Bu formülden daha huzur verici, dolayısıyla bedene felâh verici bir formül var mıdır?.. Ve huzur ancak ilâhi hidayetin lütfû değil midir?…
    RUHUN MUTLULUĞU ve ÂHENGİ İÇİN NE LAZIM?
    RUH KENDİ YURDUNDAN KOPARILIP, BEDEN KAFESİNE HAPSOLUNMUŞ ÇİLELİ BİR GARİBE BENZER. Ona huzur dolayısıyla felâh ancak dördüncü âyette bildirilen yakîn olma sırrıyle verilebilir ki; bu, İTTİKADAN GELİŞEN HİDAYETLE MÜMKÜNDÜR…
    NEFSİN, huzur ve mutluluğuna gelince: NEFS sonsuz şüpheler, doymaz ihtiraslar içinde kendi kendisini kahreden, perişan eden, bedeni de bu bâdireye sürükleyen bir zavallıdır. Onun da bir tek huzur ve mutluluk çaresi vardır: Gaybe îman, namaz ve infaktan kurulu hidayet reçetesi.
    NEFS gaybe îman sırrı içinde şüphelerden kurtulurka, kendini put yapmanın, bundan doğan bunalımlarının tümünden ancak namaz sayesinde kurtulur. Bitmez ihtirasları ise ancak infâk kimyasında erir. Böylece çözümü en zor olan nefsin mutsuzlukları ancak ve ancak hidayet sırrı ile yok olur. BU YÜZDEN NAMAZA ÇAĞRILIRKEN AYNI ZAMANDA FELÂHA ÇAĞRILIRIZ.
    KALBİN huzur ve felâhına gelince: KALP, güzellikleri sezmek, onları sevmek, onları yaşamak için yaratılmış bir uzvumuzdur. Onun için kalbin huzuru ancak güzelliği seyrederek ve sevgisini dile getirerek sağlanabilir. Kalp, namazla güzelilği seyreder ve infakla sevgisini dile getirebilir. Kalbin bu özelliği, hidayet ve felâha karşı doyulmaz bir yaradılıştadır. Felâhın ve hidayetin yakîn sırrı öyle hudutsuzlaşsın ki;kalb, felâha ersin. Bu ise aşkın, vuslat ve firkatın büyük hikayesini sergiler.
    Birçok konulara yaklaşmak için, onun zıddını bilmek de bir metoddur. Felâhın tersi hüsrandır. Özellikle felâh yoksa mutlaka az çok hüsran vardır. Şimdi geçmişteki insanlara, yaşayan toplumlara bakınız. Hüsran manzarasından başka ne göreceksiniz? SÛREY-İ ASR’ın yorumunda geniş şekilde anlatıldığı gibi, tüm insanlar hüsrandadır. Oradan bu âyete bağlantı yaparsak:
    İNANANLAR: Gaybe inananlar
    SÂLİH AMEL SAHİPLERİ: Namaz kılan ve infâk edenler.
    HAK ve SABIR TAVSİYE EDENLER: yani özellikle sözleriyle infâk edenler, hüsranda değillerdir; çünkü onlar felâh bulmuşlardır.
    Felâhın bir khikmeti de insanlara tek istikamet göstererek ilâhi tercihi sergilemektedir.
    Bu âyet bir anlamda : “EY İNSANOĞLU! YA 1-4′cü ÂYETLERE UYAR FELÂH BULURSUN, YA DA HÜSRANIN PENÇESİNDE PERİŞAN OLURSUN” EMRİDİR. Allah, dünya hayatında bile bir tek hilkat tercihi yapmış: Ya inan infâk et, namaz kıl; ya da hüsranda kalırsın, tercihini getirmiştir. Kalb (gönül) , nefs, ruh: anlattığım gibi zaten mutluluğu, ancak namaz, îman ve infâk üçlüsünde bulur. Bugünün birçok insanın bu kavramlardan (gönül, ruh, nefs) haberdar bile değildir. O zaman bedene bu âyetin ışığı altında bir kez daha göz atalım.
    Bedenin mutluluk merkezi, 1970 li yıllarda hipotalamusta nörovejetatif bir çekirdek olarak tesbit edilmiştir. Bu merkez tüm duygusal etkileri sinesinde toplar ve tepkilerini hemen yanında bulunan bir çekirdeğe aktarır. Bu çekirdek ise tüm salgı bezlerinin kontrol merkezidir. Çünkü salgı bezlerinin orkestra şefi diye tanınan hipofiz bezi bu çekirdekten yönetilir. Nörövejetatif çekirdekle onun yanındaki bu hormon sistem çekirdeği ikiz kardeşler gibi birbirlerini etkilerler ve temel hayatî fonsiyonların tümüne ait kompüter sistemlere bu çekirdekler tarafından kontrol edilir. Bu çekirdeklerin çok basit ilgileri bile hayatımızı altüst eder:
    KORKUNCA; işeme ihtiyacı, çarpıntı gelmesi, üzülme, iştah kesilmesi, hasta olmamız gibi. Bu etkiler her zaman bu örneklerdeki kadar basit değidir. Aksine tüm önemli hastalıkların temelinde bu iki çekirdeğin çalışmasındaki bozukluklar vardır. Bunlardan iki önemli örnek, insan sağlığının en mühim meselesidir.
    a) KALP DAMARI TIKANIKLARI, yani infarktüs: Stress ve üzüntüler, hipotalamustadaki çekirdeği etkiler; bu çekirdek, hormonları kontrol eden çekirdeği olumsuz yönde etkiler. Bunun soncu olumsuz hormonal problemler çıkar ortaya ve de kalp damarları büzülür.
    b) KANSER RİSKLERİ, Kanserde moral etkilerin en büyük risk olduğunu kabul etmeyen bilim adamı kalmamıştır. Olayın izahı şöyledir:
    1- Hipotalamustaki bu çekirdeklerin olumsuz çalışması hipofize, oradan timüs salgı bezine yansır. Timüs, gereği gibi görev göremeyince; kansere karşı tek korunma savaşçılarımız olan lenfositler yeteneksiz kalır ve kanser hücresine yenilir. Çünkü lenfositler kanser hücresini yenme gücünü timüs salgı bezi içindeki eğitimle kazanır.
    2- Bu merkeze bağlı ikinci bir kanser riski, yine bu merkezlerin ahenkli çalışmaması sonucu dokulardaki denge; bir anlamda biyolojik sağlık bozulur ve hücreler doku kontrolünden çıkar.
    3- Aynı merkezlerin denge bozukluklarına bağlı bir kanser riski de, bu merkezlerdeki bozukluklardan başlayan hormonal kargaşanın lenf damarlarını daraltması olayıdır. Bunun sonucu dokularda yeterince lenfosit kontrolü olmaz ve de kansere karşı risk artar.
    Hipotalamustaki bu merkezlerin sağlık ve dengeli çalışması, yalnız hastalık açısından deği; tüm yaşantı açısından çok önemlidir. Meselâ, normal olarak çok basit olan DOĞUM OLAYI, korku etkisiyle (behsettiğimiz çekirdeklerdeki olumsuzluk) altüst olur; hem annenin, hem bebeğin hayatını tehlikeye sokar. Kanda besinlerin gereği gibi yanması, sindirim sisteminde besinlerin sindirilmesi hipotalamus çekirdekleriyle kyakından ilgilidir. PEKİ BUNLARIN KONUMUZLA İLGİSİ NE?… çünkü çok iyi biliniyor ki; korku, güvensizlik, nefret, hırs khipotalamusu altüst eder. Yine biliyoruz ki; sevgi, güven duygusu hipotalamusda hayat verici rahatlama yaratır. Bu sonuç, insan biyolojisinin en net yasalarından biridir.
    ALLAH insanı yaratmış, sonra onun hipotalamusuna BAKARA SÛRESİ’NİN 1-5′nci ÂYETLERİNİN SIRRINI YASA OLARAK PROGRAMLAMIŞTIR. BU HARİKALAR HAKİRASI TESBİT ASLINDA BİR KUR’AN MUCİZESİDİR…
    Bedensel felâh ancak îman ve infak ile yürüyebilir. Çünkü, îman, korku ve güvensizliği yok eder ve de namazda tüm sistemlere bir mutluluk verir ki; hayatımız biyolojik bir beste gibi âhenkleşir.
    Evet, her türlü mutluluk ve huzur (felâh) ancak ilâhi bir hidayettir. Allah’ın “RAB” esmasının sırrı içinde müttakîlere yansır.
    Bu gerçeği tüm yanları ile öğrendik. Ancak, sûre îmanı böyle güzel ve derin tanımladıktan sonra konuyu kesmemiş; îmansızı da 6-7′nci âyetlerde tanımlamıştır. Size daha önce de hatırlattığım gibi, bir konuyu çok iyi kavramak için; mutlaka o konunun negatifini bilmek gerekir.
    ___________________________________________________
    Bakara Sûresi Yorumu Kitabından alınmıştır. Damla Yayınları

    April 07

    BİR GÜN DÜNYAYA AİT BÜYÜK BİR DERDİN OLURSA,RABBİNE DÖNÜP BENİM BÜYÜK BİR DERDİM VAR DEME...DERDİNE DÖN VE EY DERT; BENİM BÜYÜK RABBİM VAR DE

    Ey problem;  Benim büyük bir RABBİM var...



    hangimiz bu durumlari yasamadiki? hangimiz eyvah ben nasil cikacam bu isin icinden demediki...

    ve hangimiz cirpinislar icinden careler aramadiki...

    dosta git arkadasa git sana yapacaklari tek bi yardim olacaktir teselli...

    ve teselli oldugunu bildigin bisi sana ne kadar guven huzur verirki?

    ama öyle bi dost varki O´NA gittikmi O bize teselli vermez...

    aldinmi abdesti kildinmi namazi hele secdeye vardinmi offfffffffff nasil bi huzur RABBIM nasil bi guven nasil bi guzellik anlatilirmiki o anki duygular, kelimeler yetermiki?...

    ve namaz bitti yakaris zamani ac elleri iste ne istiyeceksenn...

    dusun RABBBIN huzurundasin,O´NUN huzurunda iste ne isteyecksen...

    ALLAH (cc) kulum iste vereyim diyo istiyelim ne istiyeceksek...

    bize teselli vermeyecek siradan arkadaslar gibi,istedigimizi vercek...

    O´NUN varligi zaten caresizliklere care degilmi???

    O´NUN varligi zaten huzur guven degilmi???

    soruyorum size siradan bi dostun tesellisinimi istersiniz??

    yoksa ALLAH (cc) dopdolu bi hayatmi???

    hadi o zaman artik eyyyyyyyyyyyy problem benim buyuk RABBIM var deme zamani...


     

     

    February 12

    Bize Aşkı Öğret Allah'ım!!!







    -

    Biz aşkı unuttuk Allah'ım
    Hatırlatasın diyedir bu yakarış

    Önce İbrahim'e öğrettin aşkı. Hiçbir öğretinin ve hiçbir numunenin olmadığı yalın bir zaman
    diliminde başladı hayata İbrahim. Tüm yakınları ve tüm gördükleri, görmediklerini inkâr eder
    haldeydi. Ama sen bırakmadın onu. Aşkı verdiğine aşkı yazgı kılmıştın çünkü. Vedûd bir ihsan
    ile yıldızları astın İbrahim'in göğüne. Zemheri akşamlarının alazında gözlerinin kıblesine bir
    avuç dua sürdün. O duaydı İbrahim'i yıldızlara mahfuz eyleyen. O yıldızlardı İbrahim'e güneşi
    gösteren. Güneş ki İsmail'in boynuna bilenmiş bıçağın üstündeki ağlayış.

    Ey İsmaili İbrahim;in aşkına kanıt eyleyen Rabbim. İbrahim ateşleri suya çevirirken biz serin
    sularda yanıyoruz. Ama biz seni unutsak ta sen bizi unutmazsın biliyorum. Bize de ateşleri
    güle çevirecek bir muştu ver, ey gök kuşlarının kanatlarına umut haleleri dokuyan Rabbim.
    Ver ki yeryüzüne adını fısıldayan güller yetişsin üzerimizde.

    Ey karıncanın göğsüne aşkı mimleyen Allah'ım!
    Yusuf'u gölge kıl güneşimize. Gömleğimizdeki kan lekeleri onun sevdasıyla dokunsun.
    Züleyha'nın yağmurları andıran güzelliğine karşı bize Yusufluk ver. Yalancı güneşlerin
    yaldızlarıyla aydınlanırken çağ, bizleri aşkın zindanında karanlığa mahkum et. En güzel
    rüyaları karanlığa en çok alışan gözlere nasip edersin biliyorum. Düştüğümüz bu kuyunun
    sonu yok Rabbim. Bize Yusuf;un ceylan karası gözlerinden damıttığın kavli rüyaları bahşet.

    Yakup eyle bize geceyi Rabbim. Sabrın ve inancın kesiştiği izdüşümde bize teslimiyetin
    esrarını ver. Acıdan kör olmuş bir çift göz ile aşkın sonsuz diyarını gözlemeyi nasip et.
    Kalbimize nisyan ile gömdüğümüz sırları ifşa et Rabbim. Gizli bir aşk koy gönlümüzün
    çerağına. Ki hazineler gizli olduğu için değerlidir biliyorum. Bize öyle bir Yakupluk verki; bir
    Yusuf için binlerce gözümüzü sabrın ateşiyle milleyelim.

    Bizleri sonsuz merhametinle cezalandır Rabbim.Biz ki bir Mim esrarında uyandık Nûn'a. Tüm
    harflerin ortasında üç harfin kudsiyetine iman ettik. Ve tüm süruriyetimizle ''ah minel aşk''
    dedik. Aşkı mukadder eyle kalbimize ey Aşkın Sahibi.

    Etrafımıza örülen tel örgülere karşı bize direnecek güç ver. Kınayanların karşısında Musa'nın
    âsâsı eyle kalbimizi. Tüm görkemli ihtişamların ve tüm işkencelerin arasında hepsine karşı
    koyabilecek bir inanç ver. Haykırmamıza ve bağırmamıza izin verme Rabbim. Meryem'e nasip
    ettiğin suskunluk ile beze sesimizin ehrâmını.

    Ve Muhammed. Aşkı var eylediğin güzellik aynası. Yetim bir ağacın yapraklarında ışıldayan
    nur halelerinin adı. Muhammed.

    Bize O'nun güzelliğinden sıçrayan tüm zerrecikleri nasip et Allah'ım. O ki aşksızlıktan taş
    kesilmiş bir şehrin taşlarına bile aşkı öğretti. Bilal'in göğsündeki kayadan dökülen
    gözyaşlarına şahidiz Yarabbi. Taif'li çocukların küçücük ellerinden fırlayan taşların hüznüne
    şahidiz Yarabbi. Şahidiz aşka ve aşkın imanına.

    Bize Peygamber'in ayak izlerinden derlenen gül kokularını nasip et. O;nun muhlis yüzündeki
    esrarı çiz gözlerimize. Biz aşkı unuttuk Allah'ım. Bize sevmeyi öğret. Tüm kainatı temizleyen
    bir rahmet yağmuru gibi. Tüm yağmurları ellerindeki duaya râm eyleyen Hak aşıkları gibi.
    Bize aşkı öğret Allah'ım.

    February 11

    KALBİN AYARI KAÇARSA

     

     

     

     

    Kalbin ayarı kaçarsa... Kalbin ayarı kaçarsa namaz insanı terk eder!

    Önce azaltır ziyaretlerini…

    Ekstraları keser; günde yalnızca beş kez uğrar.

    Sonra dörde indiriverir.

    Sabahın o sağaltan bereket ikliminden mahrum kalırsınız.

    İkindiler meşgaleye takılır, öğleyi de sürükler peşinden.

    Akşam nazlı bir gelinin duvağının ardındaki tebessüm gibidir.

    Kıymetini bilmez, zaman denen ırmağın akışına karşı müteyakkız olmazsanız,
    Sonunda o da göstermez olur yüzünü.

    Yatsıyı yitirmek geceyi direksiz bırakmaktır.

    Sabahı savsaklamanın gündüzü savunmasız bırakması gibidir bu.

    Evrenin her an başınıza yıkılabileceğini duyumsarsınız alıp verdiğiniz her nefeste. "Oruçsuz neş'esiz" kalıverirsiniz sonra ortalıkta…

    Bindiğiniz dalları kesmekten beter, beslendiğiniz kökleri kurutursunuz.

    Namaz terk ederse sizi, sonunda oruç da bırakır.

    Önce bir iki delik, sonra kalbura döner kalbiniz...

    Namaz – oruç ikilisinin gurbetindeyseniz, reklam vermeye cömert elleriniz, zekat vermeye cimrileşir.
    Oysa zekat verebilmek dünyanın en büyük bahtiyarlıklarındandır.
    Bunu hak etmiyorsanız, mahrum bırakılırsınız.

    Verebiliyorsanız, hala sevinecek, hala avunacak bir şeyiniz kalmış demektir.

    Her an, önceki mevzileri kazanma gücüne kavuşabilir;

    Her an oruçla ve namazla ödüllendirilebilirsiniz.

    Önce zekat vermenin heyecanı terk eder kişiyi.
    Heyecanını yitirdiğiniz şeyi hepten yitik sayabilirsiniz.

    "İmanın halaveti" yitince geriye kuru şekiller kalır.

    Ruhu çoktan uçup gitmiş bir namazın,

    içi çoktan boşaltılmış bir orucun,

    esprisi kaybolmuş zekatın,

    anlamı kaymış haccın, cihadın ve kurbanın faydası mı, zararı mı çok kestirmek güçtür.

    Yitiğinin bilincinde olursa insan, onu yeniden arayıp bulmak, yeniden kazanmak için
    harekete geçebilir.

    Ya sahtesiyle değiştirilmiş kopya bir namaza, oruca, zekata, cihada tutunmuşsa bir ömür!

    Vah o kişinin haline..!

    November 20

    ALLAH BENİ SEVİYOR MU DİYE MERAK EDENLERE.......

    incitanemmhadisspb2
    "Eğer Allah'ın sizi sevip sevmediğini düşünüyorsanız sizi ne ile meşgul ettiğine bakın"
     
    Bu hadisin açıklaması şu şekilde; eğer günlük hayatta malayani yani boş işlerle meşgul değilseniz hayatınız O'nun istediği şekilde geçiriyorsanız bilinki Allah sizi seviyordur...
    Allah sevdiği insanın aklından hiç çıkmaz. Eğer bir insan sürekli Allah'ı düşünüyorsa aklı sürekli Allah'la irtibat halinde ise bu insanın 'Acaba Allah beni seviyor mu?' diye sorması abes olur...
     
    'Madem Allah beni seviyor o halde neden dualarımı kabul etmiyor?'
     
    Soğuk algınılığı olan bir insan doktora gitse, doktor onu muayene etse ve hastaya
    -Senin C vitamini almaya ihtiyacın var sana C vitamini yazıyorum. dese
    Hastada;
    -Yok doktor bey bana sen Avitamini yaz. dese doktorun cevabı;
    -Senin A vitaminine değil C vitaminine ihtiyacın var, senin için yararlı olan bu.. olur...
     
    Bu örnekteki gibi insan Allah'tan ısrarla bişeyler ister ama Allah kabul etmez bunun nedeni ya isteğimiz şey bizim için faydalı değildir çünkü biz geleceği göremeyiz ama Allah görür ve istediğimiz şeyin gelecekte bizim için hayırlı olmadığını bilir bu yüzden bizim için faydalı olan duanın kabul olmamasıdır.
    Ya da
    Allah duamızı kabul etmiştir ama biz yansımasını hemen göremeyiz doğru zamanın gelmesi gerekir.
    misal olarak babanızın arabasına bindiniz babanız kontağı çalıştırdı ve siz babanıza
    -Baba 5. vitese takarmısın? dediniz. Babanız da size;
    -Tamam oğlum dediğini yapacağım ama 5. vitese geçmeden önce 2'ye 3'e 4'e geçmem lazım 5.vitese geçmemin daha zamanı var.. der...
     

    Eğer bu durumların dışında da dualar kabul olmuyorsa kişi Allah'la arasındaki münasebete baksın eminim hatalarını anlayacaktır...
    November 16

    SADECE ALLLAHA(CC) AYIRACAK ZAMANINIZ VARSA OKUYUNI!!!!!!!!!!!!!!!!

     
     

    ALLAH (CC)
    Sadece Allah'a ayıracak zamanınız varsa okuyun. Şunu söyleyeyim, neredeyse bu maili silecektim
    fakat sona geldikçe çok etkilendiğimi hissettim.
    Bu maili aldığımda düşündüm ki....
    Bunun için zamanım yok...
    Hele de çalışırken.
    Sonra böyle düşünmenin kesinlikle günümüzde birçok problemin kaynağı olduğunu fark ettim.
    Siz okuyunca ne hissedeceksiniz?
    Okuyun ve düşünün bakalım.

    'Biz Allah'ı (cc) Cuma günleri mescide sığdırmaya çalışıyoruz.
    Belki cuma gecesine, çok nadiren kalkılabilirse, yatağın sıcaklığından feragat edilebilirse de Sabah namazlarına....

    Ama hastalıklarımız, zayıflıklarımızda, doğal afetlerde, kısaca zorda ve çaresiz kaldığımızda hemen etrafımızda olsun istiyoruz....
    ve, hiç şüphesiz, en çok da ölümün hatırlandığı cenazelerde.

    Maalesef, biz Allah'tan (cc) bunları beklerken, Allah (cc) için işte, oyunda, hayatımızın neredeyse tamamında yerimiz ve zamanımız yok...
    Çünkü...
    Diğer zamanlar işlerimizi kendimiz halledebiliriz düşüncesi hayatımıza girmiş.
    Ya da açıkça söylersek o zamanlar Allah'a (cc) ihtiyacımız yok.
    Allah'ın (cc) emir ve yasaklarına itaattir. Karşılıksız alabileceğimiz en iyi hediye namazımızdır,
    Hem masrafsız ve ödüller de muhteşemdir.

    Allah beni affetsin, ....
    O'nun hayatımda ilk sırada olmaması gerektiğini kabul ettiğim yer ve zamanların varlığından dolayı.

    Her zaman O'nun bizim için yaptıklarını daima hatırlayacak zamanlarımız olmalı.

    Bu mesajı idrak ettiyseniz paylaşın!!

    Evet, ALLAH'ı (cc) çok seviyorum.
    O benim var olma ve kurtulma kaynağım.
    Beni her gün ayakta tutuyor.
    O'ndan başka sığınılacak kapı olmadığını bilmek..

    Onsuz hiçbirşeyim….
    Diyebiliyormusunuz?
    Bunun için işte size çok basit bir test.
    Eğer Allah' ı seviyorsanız ve O'nun sizin için gerçekleştirdiği muhteşem şeylerden utanmıyorsanız....

    bunu arkadaşlarınıza iletin.
    Bunun için zamanınız varmı?
    Kolay zora karşı..
    -Gerçekleri söylemek neden bu kadar zor.
    Aynı zamanda yalanları söylemek de bu kadar kolay?

    -Neden namazda uykuluyuz da bitince aniden uyanıveririz?

    -Böyle mesajları paylaşmak varken silmek neden kolayımıza gelir?

    Ne gariptir, ALLAH'a (cc) inandığını söyleyip de şeytanın peşinden gitmek .

    Ne gariptir, fıkraları çılgınca paylaşırız, mesajlar
    havalarda uçuşur da iş İslamiyetle ilgili bir mesajın iletilmesine geldiğinde iki defa düşünürüz.

    Bu mesajı eğer birilerine gönderirseniz, adres listenizdeki herkese gönderebilecek misiniz? Yoksa ne tepki vereceğini bilmediğinizden ya da emin olmadığınızdan göndermeyecek misiniz?

    Allah'ın bizim için ne düşündüğünden çok insanların bizim için ne düşündüğüne önem
    vermemiz sizin adalet terazinizle ne kadar adil görünüyor?
    Herşeyden önemlisi ne kadar daha yaşayacağınızı sanıyorsunuz,
    Ne zaman telafi etmek için harekete geçeceksiniz?'



    Orhan AKMAN

    University of Selçuk,

    Faculty of Veterinary Medicine,

    Department of Reproduction & Artificial Insemination,

    42075       Selcuklu / Konya

    TURKEY

     
     
     
    AlFlo2012006-09-17_122855_2006-09-06_131247_recep012533gt
    November 14

    İNSAN ARAPÇADA VAV HARFİ ŞEKLİNDE DOĞAR

    İnsan vav şeklinde doğar,
    bir ara doğrulunca kendini elif sanır

    İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

    Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.

    O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

    Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

    Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.

    İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

    Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.

    İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.

    Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

    Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.

    Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.

    Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.

    Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

    Manayı bilmeyenler vav diyemez vav derler..
    Buna anlamca vaveyla denir.
    Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

    Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
    Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.

    Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
    Ve ALLAH insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.

    “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. ALLAH’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”

    Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?

    İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

    “Sabır ve namazla ALLAH’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve ALLAH’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir”

    Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

    İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”

    Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

    Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde…

    alıntı...

    ATAMIZIN DİN VE DİNSİZLİK HAKKINDA SON SÖZLERİ




    <****** type="text/**********"><****** type="text/**********" src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">

    ATAMIZIN SON SÖZLERİ

    "Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk ordusu! Memleketini, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet'in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.
    Bugün, Cumhuriyet'in 15. yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.

    Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve âmade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. "

    Mustafa Kemal ATATÜRK

    <****** type="text/**********"><****** type="text/**********" src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">

    ATATÜRK
    DİN VE DİNSİZLİK HAKKINDAKİ YORUMLARI


    « ... Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, Müslüman erkeğin ve Müslüman kadının beraber olarak bilim ve bilgi kazanmasıdır… »

    31. 01. 1923, İzmir’de Halk ile Konuşma.



    « … Bizim dinimiz en makul ve tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. »

    31. 1. 1923 İzmir’de Halk ile Konuşama.




    « … İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. Eksiksiz dindir. Çünkü dinimiz akla mantığa, hakikate tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.… »

    07. 02. 1923, Balıkesir’de Halka Konuşma.


    « Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini korumalarını emrediyor. »

    5. Şubat 1923 Akhisar’da Konuşma.


    « Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, bunada öyle inanıyorum… »

    29. 10. 1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya Demeç.



    « Dini fikir ve inançlara hürmetkâr olmak, öteden beri tabiî ve genel bir anlayıştır. Bunun aksini düşünmek için sebep yoktur. »

    11. 12. 1924, Times Muhabirine Cevap.


    « Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kaste ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. »

    (1925)

    DİNSİZLİK


    « … Bence, dinsizim diyen mutlaka dindardır. İnsanın dinsiz olmasının imkânı yoktur… »
    Dinsiz kimse olmaz. Bu genelleme içinde şu din veya bu din demek değildir. Tabiatıyla biz, içine girdiğimiz dinin en çok isabetli ve çok olgun olduğunu biliyoruz ve imanımız da vardır… »


    29 Ekim 1938
    (ALINTIDIR)
    November 08

    BACIM

    sen ki; islamin bir sembolü
    Tessettürünle müminleri sanki Asr-i saadete gönderiyorsun


    Hz.Fatima´yi, Hz.Aise´yi hatirlatiyorsun
    Bedenini bastan asaggiya örten
    müslüman kıyafetinle
    igrenc bakislara yasak koyuyorsun


    vede örtüye uymayan nice kizlara, kadinlara
    ilk bakista ders verip, örnek oluyorsun
    kalbi olmayanlar hor görüyorlar seni ama
    kalbinde bir hardal tanesi kadar iman bulúnanlar
    ister istemez sana saygi gösteriyorlar


    islamin bir gülüsün sen
    hic bir zaman inancindan taviz verme
    ilim ögrenmene mani olacaklar belkide ama,
    sen aldirma bacim, ahirette alirsin hakkini


    sen ki; sayginin sembolü
    seni gören gözler isildayacak
    Parmaklar hep seni gösterecek:
    "iste bu Muhammed´in ümmeti" diye


    Cünkü senin yüzünde nur var
    sen ki; Resulallah´in gülüsün
    Hic bir insanin gücü yetmez seni soldurmaya
    sadece gaflet ve delalete düsüp
    kendi ellerinle basindaki özgürlük sancagini


    iste o zaman, kendi ellerinle soldurmus olursun gülünü
    Ama bunu yapmazsin sen
    sen mümin bir hatunsun
    Özledigimiz nursun sen


    sen bir annesin en önemlisi
    islam üzere yetisen cocuklarinin
    ilk ögretmenisin yani
    Allah´i, allah sevgisini, hayati ögretensin



    sen özledigimiz gülsün
    Sen islamin gülüsün
    Tessettürünle igrenc bakislara
    dikenini batiran bir gülsün


    cemrefv4xj5ys0wj2
    November 06

    KIYAMET KOPMADAN ÖNCE GÖRECEKLERİMİZ

    Beyrutlu alim Nebhani'nin, "Peygamberimizin Mucizeleri" adlı bir kitabıvar. Ba
    ştan sona Efendimiz (sav) Hazretleri'nin mucizeleri ile mucizeli sözlerinin
    yer aldığı bu Arapça eserde, kıyamet alametlerini anlatan hadisler de sı
    ralanmıştır.

    Bugün sizlere işte bu kıyamet alametlerini anlatan hadislerin meallerinden
    bir demet sunmak istiyorum. Sanırım hadis meallerini okuyunca siz de,
    ibretle düşünüp hayretle tefekkür edeceksiniz. Daha fazla araya girmeden
    sizi bazı meallerle baş başa bırakıyorum.

    1- Kıyametten önce öyle bir devir gelecek ki, dinini koruyan kimse avucunda
    ateş tutan kimse gibi olacaktır!..

    2- Kıyamet kopmadan önce dünyada sınırsız zevku safayı sorumsuz kimseler
    sürecektir.

    3- Ahir zamanda ibadet edenlerin çoğu bilgisiz mümin, ibadet etmeyenlerin
    çoğu da itikatsız bilgin olacaktır.

    4- Kıyamet kopmadan önce idareciler çoğalacak, fakat güvenilecek idareci
    azalacaktır!..

    5- Kıyamet kopmadan önce toplumda değeri en az olan müminler olacaktır!..

    6- Kıyamet kopmadan önce hayata haram helal tanımazlar hakim olacaktır.

    7- Kıyamet kopmadan önce ekonomi her değerin önüne geçecek, okur yazarlık
    artacak, ancak yalancılık da yaygınlaşacaktır.

    8- Kıyamet kopmadan önce emanete ihanet edilecek, zekat vermek azalacak,
    dinî ilimlere ilgi azalacak, dinî değerler arkaya atılacaktır.

    9- Ahir zamanda 'İnsanın köpek büyütmesi, çocuk büyütmesinden daha uygun'
    diyenler çıkacaktır. O zamanda büyüklere saygı kalkacak, küçüklere şefkat
    yok olacak, yol kenarlarında uygunsuz haller görülecek, bazı insanlar da
    koyun postu giymiş kurtlar haline gelecektir.

    10- Ayağı çıplak, başı kabak bilgisiz çobanların zenginleşip yüksek
    binalarda sınırsız bir israf içinde yaşamaya başladıklarını gördüğünüz zaman
    kıyameti bekleyin.

    11- İşler ehlinden başkasına verildiği zaman kıyameti bekleyin.

    12- Kıyamet kopmadan önce akrabalık bağı kopacak, yakınlar
    birbirinden şikayetçi
    hale gelecek, mal meşru olmayan yollardan kazanılacak, fakir kendi sıkıntısıyla
    baş başa bırakılacaktır.

    13- Kıyamet kopmadan Allah için dostluk azalacaktır.

    14- Yirmi kadar insan bir araya geldiği halde içlerinde samimi bir dindar
    bulunmadığı zaman kıyameti bekleyin.

    15- Bir zaman gelecek, harama girmeden geçim sağlamak zorlaşacaktır.

    16- Bir zaman gelecek, bazı eş ve çocuklar, aile reisini gücünden fazla
    harcama yapmaya zorlayacak, haram işleri yapmasına sebep olacaklardır.

    17- Bir zaman gelecek ki, dindar insan, dindarlığını toplumdan gizleme
    ihtiyacı duyacaktır.

    18- Benden sonra sabrın çok önem kazanacağı bir devir gelecektir. Öyle
    günlerde dinine sabırla, sadakatle bağlı kalan kimselere, öncekilere
    verilenlerden tam elli kat fazla sevap verilecektir!.. Çünkü onların şartlar
    ı bazen, öncekilerden de ağır olacaktır. Adil-i Mutlak olan Allah, zorluklar
    ın çokluğu nispetinde de mükafatlarını çoğaltacaktır.


    ALINTIDIR
    November 05

    NAMAZI SEVİYORMUYUZ.......................

    NAMAZI SEVİYORMUSUNUZ?
    Kendi kendimize şöyle bir düşünüp soralım ve samimi olarak cevap verelim; Bir Müslüman olarak namazı sevebiliyor muyuz? Her zaman için namazı seven bir insan mıyız? Namaz vakti gelse, ezan okunsa, namaz kılsam, canım namaz kılmak istiyor diyor muyuz hiç?
    Midemizin açlık hissettiği ve bir şeyler yemek istediği gibi günün belirli vakitlerinde namazın açlığını hissedip namaz kılma arzusu geliyor mu içimizden? Karnımız iyice acıktığı zaman yanımızdakilerin konuştuklarını anlamaz duruma gelerek aklımızı yemeğe taktığımız gibi, namaza olan açlığımızdan dolayı da aynı durum meydana geliyor mu, kafamızı namaza taktığımız oluyor mu?
    Bazen canımız bir şey istediğinden dolayı belirli bir öğün olmadığı halde mutfağa girip bir şeyler atıştırdığımız gibi, farz olan vakitlerin dışında gönlümüz namaz kılmak istiyor mu, durup dururken iki rekât namaz kıldığımız oluyor mu? Sözü uzatmadan söyleyelim; Allah Teala ile beraber olmayı arzu ediyor muyuz?
    Ezan sesi bizde nasıl bir etki yapıyor, ezanı duyduğumuzda çok müthiş bir müjdeli haber almışçasına gözlerimizin ışığı parıldıyor mu? Ezanın sözlerini tahlil ettiğimiz oluyor mu, tekbirler, tevhidler ve şehadetler kulağımıza ulaştığında ruhumuzun derinliklerine kadar ulaşıyor mu?
    Biraz sonra Allah Teala ile beraber olacağım, rabbimin huzuruna varıp samimi bir şekilde kendimi Ona arz edeceğim. Onun kelamını Ona okuyacağım ve O da beni dinleyecek. Her taraftan üzerime çullanan ve içerisinde boğulduğum atmosferden kurtulacağım, beni boğmaya çalışan şu karanlıktan sıyrılacağım, hepsini arkama atacağım, beni yaratanın huzuruna varacağım, Onunla yüz yüze geliyor gibi olacağım, Ona halimi arz edeceğim. Şu anda ne kadar mutluyum, ne güzel…
    Evet, bu ve benzeri duygu ve düşünceler geçiyor mu içimizden? Samimi olarak cevap verelim.
    Sonra bu düşüncelerimiz bir bir gerçekleşiyor mu? Yani Allah Tealanın huzuruna vardığımızda Onunla gerçekten sağlıklı bir bağlantı kurabiliyor, beraber olabiliyor muyuz? Bunun en önemli belirtisi olarak da Onunla olan bu beraberliğimizi uzatmak istiyor ve uzatıyor muyuz? Kıyamımızı, kıraatimizi, rükûmuzu, secdemizi ve son oturuşumuz, yani her bir rüknü kendi içersinde uzatıyor muyuz? Evet, sırf Allah Teala ile beraberliğimizden dolayı uzatabiliyor muyuz rükünlerimizi, yani namazımızı?

    _________________

    NAMAZ KILMAMANIN BAHANELRİ.........

    Namazı Terk Etmenin Bahaneleri (Herkes kendisinden bir şey bulacak)

    Namazı hiç kılmayan veya sık sık kaçıran insanlar, birçok bahane uydururlar. Namaza engel gösterilen hiçbir şeye “mâzeret” gözüyle bile bakmadığım için, ısrarla “bahane” kelimesini kullanıyorum. Çünkü, namazın mazereti ancak ölüm riski, koma hâli ve bayılma gibi aşılamayacak engeller olabilir. Bunun dışında bizim nefsimizin gösterdiği engeller, çok basit ve kolayca aşılabilecek bahanelerden başka bir şey değildir. Şimdi bu bahaneleri tek tek işleyerek çürüteceğiz.

    1. Önemini bilmemek

    Namaz kılmamanın en büyük sebebi, önemini bilmemektir. Namazın ne büyük bir ehemmiyet ve kıymet taşıdığını bilmeyen nice Müslüman, “İşin var, sonra kılarsın”, “Neyse sonra kaza edersin” gibi cümleler kullanırlar.
    Oysa namaz o kadar önemlidir ki, insanın yaratılış sebebinin en büyüğü budur.
    Düşünün bir kere: Rabbimiz Kur’an’da meâlen, “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım” buyuruyor. (Zâriyât Sûresi: 56)
    Daha ötesi var mı?
    Hem Rabbimiz, hem Peygamberimiz (a.s.m.), en büyük ibadetin namaz olduğunu belirtiyorlar. Bu kadar açık gerçek ortada iken farklı bir şey düşünmek mümkün mü?
    Bizim ve her şeyin yaratıcısı, bizi dirilten ve öldüren, ahirette bizi hesaba çekerek sonsuz bir mükâfat veya azap verecek olan Allah, çok açık ve net bir şekilde, bizi ibadet ve namaz için yarattığını buyuruyor, ısrarla namazı emrediyor. Bizim farklı bahanelerle namazı terk etmemiz, kendi kendimizi aldatmak ve başımızı kuma sokmak olmuyor mu?
    Evet, içinde bulunduğumuz gafletten uyanalım. Namazı vaktinde, hiç kaçırmadan, ezan okunur okunmaz, dosdoğru ve hakkını vererek kılalım. Eğer hemen uyanmazsak, bilelim ki, Cehennemde uyanmak çok geç olacaktır.

    2. “Allah Gafûr ve Rahîm’dir, affeder” düşüncesi

    Namaz kılmayan insanlardan bazıları ve en başta nefsimiz, “Canım ne olacak, Allah affeder” der. Namazı terk eden nice insan, Rabbimizin af ve mağfiretinin sonsuz olduğunu, Onun her şeyi affedeceğini söyler. Oysa bu, şeytanın bir tuzağıdır.
    Elbette Rabbimiz şirkin dışında bütün günahları affeder. Ama nasıl?
    Şu ayet meali bizi bu konuda daima uyanık tutmalıdır:
    “Ey insanlar! Rabbinizin emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakının. Ve öyle bir günden korkun ki, ne babanın evlâdına, ne evlâdın babasına hiçbir faydası olmaz. Allah’ın vaadi şüphesiz haktır; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da, Allah’ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin.” (Lokman Suresi: 33)
    Son cümle apaçık bir şekilde “Nasıl olsa Allah affeder” diyerek, namaza karşı ilgisiz olmanın yanlışlığını ortaya koyuyor.
    “Gafûr ve Rahîm” olduğu için namaz konusundaki ihmalimizden dolayı bizi affedeceğini umduğumuz Rabbimiz, açıkça bu konuda bizi uyarıyor, aldanmamızı istemiyor.
    Biz şimdi, Rabbimizi Kendisinden daha mı iyi tanıyoruz ki, “Affeder, affeder” diye namazı terk ediyoruz? Sanki, “Allah her ne kadar Kur’an’da 70 defa namazı emrediyorsa da, merak etmeyin O merhametlidir, affeder” diyoruz.
    Öncelikle şu gerçeği unutmayın: Rabbimizin merhametine ve affına güvenerek günah işlenmez. Ancak gafletle günah işlenmiş, ama sonunda pişmanlık duyulup af dilenmişse, o başka. Şu uyarıya dikkat edin:
    “Allah katında makbul olan tevbe, o kimsenin tevbesidir ki, onlar bilmeyerek kötülük işlerler de, çok geçmeden pişman olup tevbe ederler. İşte onların tevbesini Allah kabul eder. ” (Nisâ: 17)
    Demek ki, tevbenin kabul olabilmesi için günahın “bilmeyerek” işlenmesi ve çok geçmeden pişman olunması gerekir. Oysa namazını kılmayan nice insan, hem bile bile bu günahı işliyor, hem de hiç pişman olmadan her gün aynı günahı işlemeye devam ediyor.
    Evet, Rabbimizin güzel isimleri içinde en fazla olan, “şefkat, af ve merhamet” manasını taşıyanlardır. Rahmetinin, gazabını geçtiğini belirten de Odur. Kendisine ortak koşmaktan başka her şeyi affedeceğini de belirtmiştir.
    O kadar ki, ömründe bir namaz bile kılmadan affettiği ve Cennete koyacağı insanlar vardır. Ama, bütün ömrünü namazla geçirdiği halde ayağı kayıp Cehenneme yuvarlananlar da bulunmaktadır.
    Gafletle günahı işleyip, sonradan ayılan, kendine gelen, şuurlanan bir insan, “Ben ne yaptım, ne büyük hata işledim” diye sarsılır, ciddi bir pişmanlık duyar ve affedilmesi için yalvarırsa, Rabbimiz affedebilir.
    Dikkat edin: “Affedebilir” diyoruz. Çünkü, Allah’ın af ve mağfireti hiç kimsenin ipoteği altında değildir. Hiç kimse Ona ait bir yetki hakkında fikir yürütemez, Onu etkileyemez.
    Ve en büyük günahlardan birisi, “Allah bana azap etmez” düşüncesi, bir başkası, “Ben nasıl olsa Cennetliğim” anlayışıdır.
    Tabiî, “Allah beni affetmez”, “Allah beni Cennetine sokmaz”, “Ben kesinlikle Cehennemliğim” gibi düşünceler de yanlıştır.
    Çünkü, Allah’ın ikramı, ihsanı, affı, bağışı, adaleti hiç kimsenin etkisi altında değildir. Rabbimiz, her hususta olduğu gibi, bütün fiillerinde de tek, bağımsız ve sorumsuzdur.
    Bunun için diyoruz ki, bırakın günah işlemeden önce, samimiyetten uzak ve çelişki içinde, “Allah affeder” diye düşünmek; günahtan sonra içten ve yürekten tevbe ve istiğfar etsek bile neticeyi bilemeyiz. Ne, “Affedildik” dememiz, ne de, “Affedilmedik” diye düşünmemiz doğrudur. Ölünceye kadar affını ümit eder, azabından korkarız.
    Bu bakımdan namaz kılmayıp, “Allah affeder” diye düşünmek, büyük hatadır ve namaz için bir özür olamaz.

    3. Daha gençsin, yaşlanınca kılarsın

    Namazın bahanelerinden birisi de, henüz genç olmaktır. Gariptir ki, ibadete ve namaza daha bir şevkle sarılmamızı sağlaması gereken gençlik, bazen engelmiş gibi gösterilir. Hatta nefsimiz ve çevremiz, “Daha gençsin, yaşlanınca kılarsın” diyebilir.
    Halbuki yaşlanıncaya kadar yaşayacağımıza dâir kimin garantisi var? Kim Azrail’le sözleşme yapmış ki? Ölüm genç ihtiyar dinliyor mu?
    Diyelim bize özel olarak garanti verildi, 100 sene yaşayacağız. Namaza ne zaman başlayacağız? Ölçü nedir? 60 yaşında mı, 80 mi, 90 mı, yoksa ölmeden bir gün önce mi?
    Peki ergenlik çağından itibâren yaptıklarımızın hesabı sorulmayacak mı bize? Allah, “Ey yaşlılar, namaz kılın” mı diyor, yoksa “Ey iman edenler, namaz kılın” mı diyor?
    İslâmı yaşamak yaşlıların işi mi? Peygamberimiz (a.s.m.), her insanın Allah huzurunda gençliğini nerede geçirdiğinden hesaba çekileceğini buyuruyor. Bu gerçekleri bildiğimiz halde nasıl olur da ezan okunurken ilgisiz kalabiliriz?
    Evet genç olmak, bizi namaza dört elle sarılmaya sevketmelidir. Çünkü gençlik, hayırlı işler yapmaya en güzel vasıtadır. Gençlikteki enerji, faaliyet, gayret, güç ve kudret, yaşlanınca bulunamaz. Bu enerji ve heyecanı, Allah yolunda değerlendirmek gerekir.

    4. “Zamanım yok” iddiası

    Kimi insanlar, “Niçin namaz kılmıyorsun?” dendiğinde, “Zamanım yok” gibi kargaları güldüren bir bahane uydururlar. Şu saçmalığa bakın: Her şeye zaman var, ama yaratılış gayemiz olan namaz kılmak için zaman yok. Kim inanır buna?
    Bir gün taksiyle gidiyorduk. On yaşındaki kardeşim öne oturmuş, şoförle sohbete tutuşmuştu. Bir ara söz namazdan açıldı.
    Şoför, “Biz kılmıyoruz” dedi.
    Kardeşim çocukluğun verdiği safiyetle “Vakit mi bulamıyorsunuz?” diye sordu.
    Meğer adam çok mert birisiymiş, “Ne vakit bulamaması oğlum” dedi. “Tembellik ve ihmalkârlık.”
    Bunun üzerine ister istemez güldük. Şoför, saf gerçeği çekinmeden, eğip bükmeden söylemişti. Çünkü, namaz kılmayı istedikten sonra zaman bulamamak gibi bir problem olamaz.
    Hem söyler misiniz, zaman dediğimiz şeyi yaratan, bizim emrimize veren Allah değil mi? Allah bizi yaratıp, her şeyi emrimize veriyor, namazı emrediyor ve biz kalkıp diyoruz ki, “Ya Rabbi, kılacağım, ama zamanım yok.” Ne kadar tuhaf değil mi?
    Rabbimiz bize koskoca bir ömür bağışlamış. Günde 24 saatten birini namaza vermemizi istiyor. O kadar şefkatli ve merhametli ki, 24 saatimizi ibâdetle geçirsek, Onu hakkıyla takdir etmiş olamayacağımız belli olduğu halde, O bizden bir saat istiyor.
    Acaba kudretli bir zat size 24 altın bağışlasa, sonra onun birini isteyip, “Eğer bunu verirsen bir müddet sonra sana bir çuval altın vereceğim. Vermezsen hapse attıracağım” dese, bu teklifi reddeder miyiz? Asla! Peki namaza nasıl sırt çevirebiliriz?

    5. “Çalışmak da ibâdettir” gerçeğini yanlış anlamak

    Kimi Müslümanlar, namaz kılmamalarına bahane olarak, “Çalışıyoruz ya, çalışmak da bir ibadettir. Çocuğumuzun çoluğumuzun rızkını kazanıyoruz” diyorlar.
    Şu bahanedeki mantıksızlık apaçık ortada değil mi?
    Her şeyden önce “ibadet” kelimesi, dinî bir kavram. Bir söz veya fiile “ibadet” diyebilmemiz için onun Allah ve Resulü (a.s.m.) tarafından emredilmesi gerekir.
    Kur’an’ın neresinde, “Namaza gerek yok, çalışmanız da ibadettir” diyor? Hangi hadis kitabında, “Çalışırken namaz kılmayın, o da bir ibadettir” diyor?
    Namazı emreden Rabbimiz, bizim çalışacağımızı bilmiyor muydu? Evet, çalışmak ibadettir. Sadece çalışmak değil, yaptığımız her mübah iş, ibadet olabilir. Ama bir şartla: Önce namazı kılacaksınız. Sonra güzel bir niyet taşıyacaksınız.
    Yani, “Asıl mal sahibi Rabbimdir. Rızkımızı O veriyor. Ancak bu rızkı kazanmak için bizim çalışmamızı emrediyor. Biz de Onun emri ve rızası dairesinde, helâl bir surette rızkımızı kazanmaya çalışıyoruz” diyecek, bu niyetle çalışacaksın. İşte bu niyet ve namazla her yaptığınız davranış ibadet olabilir.
    Ama namaz kılmadan, mübah işlerimiz ibadet olmaz.
    Hem ibadet olsa bile, bir ibadet bir başka ibadete bahane olamaz. Söz gelişi, “Namaz kılamam, oruç tutuyorum veya zekat veriyorum” demek, yanlıştır, çelişkidir. Çünkü, namazı da, orucu da emreden aynı zattır. Hiçbir ibadet bir başka ibadete engel değildir. Her birinin yeri ve zamanı ayrıdır.

    6. Hiç bitmiyor, usanıyoruz

    Belki nefsimiz şöyle diyebilir: “Bu namaz hiç bitmiyor. Sürekli kıldığımız için usanıyoruz.”
    Bu sözler nefsimizin bir oyunudur. Çünkü, her gün yemek yiyoruz, su içiyoruz, havayı teneffüs ediyoruz. Hiç bıkıyor muyuz? “Artık yemek yemekten bıktım” diyen bir adam gördünüz mü? Mümkün değil. Çünkü, bunlardan lezzet alıyoruz.
    Namazdan da lezzet almıyor muyuz? Her şeyin yaratıcısının huzuruna çıkmak, Ona derdini arzetmek, Ondan yardım dilemek, Onun ihsan ettiği kalp rahatlığına, ruh sükûnetine kavuşmak en büyük lezzet değil midir?
    Siz hiç namaz kılıp da, şikâyetçi olan kimse gördünüz mü? “Aman ne kadar yoruldum, içim sıkıldı, namaz kıldım, kötü yollara düştüm” diyen bir tek insan gösterebilir miyiz? Tam aksine, kim namaz kılarsa rahat ve huzur içindedir. Çünkü namaz, akıl, kalp ve ruhumuzun gıdasıdır.
    Bunun için namaz kılmaktan hiçbir zaman bıkılmaz. Akıl, kalp, ruh namazdan memnundur. Sadece şeytandan ders alan nefsimiz itiraz edebilir. Ona karşı mücadele etmek, nefsimizi eğitmek, hatta zorlayıp Allah’ın huzuruna getirmek gerekir.

    7. Sihirli formül arayışı

    Kimi Müslümanlar, namazla ilgili birçok konuyu bilir. Fakat yine de şöyle demekten kendini alamaz:
    “Bunları biliyoruz, ama kahrolası nefsimizi ve şeytanımızı bir türlü yenemiyoruz. Ne kadar arzu etsek, içimizde bir isteksizlik var. Hattâ bazen Ramazan’da falan başlıyoruz, bayramdan sonra bırakıyoruz. Yılın birkaç ayında kılıyoruz, sonra terk ediyoruz. Cuma ve bayram namazlarına gidiyoruz, ama vakit namazları olunca başarılı olamıyoruz. Sen bize öyle bir şey söyle ki, namaza bir başlayalım, bir daha hiç bırakmayalım.”
    Gerçekten beş vakit namaz kılamayan kardeşlerimizin bir kısmının durumu tıpkı söylediğiniz gibi. Hattâ adam dinî tahsil yapmış, Kur’an’ı baştan sona okumuş, yine de namaz kılmakta zorlanabiliyor.
    Bunun da çaresi var. Her derdimize devâ olan Kur’an, bunun da yolunu bize göstermiş.
    Yalnız şuna inanalım: Hiçbir derdin devâsı sihirli formüllerle bulunmaz. Hiçbir problem bir anda çözümlenmez.
    Diyelim, bir hastalığa yakalandınız. Hemen bir iki hap yutup kurtulabiliyor muyuz? Bazen yıllarca süren tedâvi, hattâ ameliyat gerekmiyor mu?
    Âilemizin geçimini sağlamak için parayı nasıl kazanıyoruz? Hiç günde bir-iki saat çalışıp, bir aylık geçimimizi sağlayabiliyor muyuz? Bir öğrenciyi düşünün: Sınıfı geçmesi için bir-iki dakika ders çalışması kâfi mi?
    İşte bunlar gibi, nefis ve şeytanımızı mağlûp etmek için de, biraz uğraşmamız gerekecek. Önemli bir savaşı hiçbir şey yapmadan, yattığımız yerde kazanabilir miyiz?
    Namazı isteyerek kılabilmemiz için, önce inancımızın çok güçlü olması gerekir. Çünkü inanç temeldir, namaz ve diğer ibâdetler onun üzerine binâ edilir. Taklidî ve zayıf bir îmanı, tahkîkî ve güçlü yapmanın yolu, Kur’an’ın inançla ilgili âyetlerini çok iyi anlamaktır. Bunların tefsirini okuyup îmanımızı güçlendirmek gerekir.
    İşte bu hususta Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risâle-i Nur Külliyâtını çok okumak gerekir. Çünkü bu eserlerde, güçlü bir îman ve tefekkür dersi vardır. Ayrıca namazın önemini anlatan, teşvik eden çok kıymetli bahisler bulunmaktadır.
    Bunun için onun yazdığı Sözler isimli kitapta bulunan 4., 9., 11. ve 21. Sözü, ayrıca Şualar’daki 6. ve 15. Şua’yı, anlayarak okumak büyük fayda sağlar. Hatta bu bölümleri, tekrar tekrar okuyarak müzakere etmek, birkaç arkadaşımızla derin hakikatleri anlamaya çalışmak gerekir.

    8. Kılacağım, ama duaları bilmiyorum

    Kimi Müslümanlar namaz için başka bir bahane uydururlar. Derler ki, “Ben namaz kılmayı tam bilmiyorum, duâların da bir kısmını ezberleyemedim. Böyle namaz kılamam ki...”
    Oysa dünya hayatı için o kadar çok şey öğreniyoruz ki, neden ebedî hayatımız için birkaç saatimizi verip, bazı duâları öğrenmiyoruz? Geçici dünya hayatımız için o kadar çok teferruat bilgiler öğreniyoruz, dünya kadar paralar harcayarak kurslara gidiyoruz. Namazın kılınışını, farzlarını, vaciplerini, namazı bozup bozmayan şeyleri öğrenmek için biraz zaman harcasak, hiçbir şey kaybetmeyiz; ama çok şey kazanırız.
    Hem dinimiz o kadar kolay ki, sadece Fâtiha, İhlâs sûreleriyle Ettahiyyâtü’yü ezberleyen bir kimse, bütün farz namazlarını kılabilir. Zaten diğerlerini öğrenmek de zor değildir. Namazla ilgili konuları hangi mü’minden ricâ etsek bize anlatır. Zaten bu hususta birçok kitap, teyp kaseti ve CD vardır. Bilen birisine sormaktan hiç çekinmeyelim. Dünyaya âit her şeyi soruyoruz da, ebedî hayatımızla ilgili bir hususu neden sorup öğrenmeyelim?

    9. Çok yoğun işlerim var

    Nefsin bir başka bahânesi, “İşlerim çok yoğun, vakit bulamıyorum. İşyerinde izin vermiyorlar. Okulda dersimiz var” gibi hususlardır.
    Peki namaz en mühim iş değil mi? Acaba öğle paydosunda, teneffüslerde, dinlenme saatlerinde 5-10 dakika ayırıp namazı kılamaz mıyız? Hem namaz kılmak işlerimizin de rast gitmesine vesile olur.
    Diyelim ki, okuldasınız. Giriş ve çıkış saatinize göre, zaman ve yer arayışına girmelisiniz. Bazı öğrenciler, okulda kılamadıklarını bahane ederek, hiçbir vakit namaz kılmazlar. Oysa okulda rastladığımız namaz vakti, bir veya ikidir. Kış günleri namaz vakitleri kısa aralıklarla geldiği için biraz zorlanabiliriz. Ama uzun yaz günlerinde ciddi bir problem olmaz.
    Bazen teneffüs süresi çok kısadır. Abdest ve namaza kâfi gelmez. Ama gönlünde namaz aşkı olan bir kimse, bir teneffüste abdest alır, diğerinde namazını kılar. Yine de süre ve yer sorunu varsa, sadece farzını kılmakla yetinirsiniz. Çünkü, öncelikle ondan sorumluyuz.
    Kimi okullarda namaz kılacak yer yok. Bunun için hiç değilse farzını, boş bir sınıfta, depoda, okulun herhangi bir yerinde kılmaya çalışmak gerekir. Seccade olarak büyükçe plâstik bir torbayı kullanabiliriz. Marketlerde satılan büyük boy çöp torbalarını kolayca cebimizde taşır, istediğimiz her yerde kılabiliriz.
    İsteyene namaz kılmak için yığınla formül vardır. Namaz kılan üç genç, üniversiteye hazırlık kursuna gidiyorlardı. Birisi, akşam namazını kılamadığından söz etti. “Nasıl olur?” dedim. “Siz kılamazsanız, kim kılabilir?” Dersanede namaz kılacak yer olmadığını, hem teneffüs süresinin de sadece beş dakika olduğunu söyledi. Çevredekilerden kıbleyi öğrenip, bir sıranın üstünde kılabileceklerini anlattımsa da, “Hayır, milletin gözü önünde utanırım, kılamam” cevabını verdi.
    Oysa dersanenin yakınında cami vardı. Önceden abdest alındıktan sonra akşam namazının farzı pekâlâ yetişebilirdi. Hatta farz içindeki bazı sünnetleri terk ederek namazı daha kısa zamanda yetiştirebilirlerdi. Zaman kazanmak için, hiç kılmamaktansa, Sübhaneke, Salli-Barik dualarını okumadan, rükû ve secdedeki tesbihleri de bir kez söyleyerek zaman kazanabileceklerini ifade ettim. Cami uzak olsa bile civardaki bir esnafın dükkânında kılabilirlerdi. Çünkü, ülkemizde namaz kılan insan az değil. Durumumuzu açıkladığımızda birkaç kişi kabul etmese de, elbette kılacak yer gösterenler olacaktır. Hem kılmayanlara da namazın ne derece önemli olduğunu hatırlatmış olurduk.
    Bir keresinde akşam namazı kılacaktık. Lüks bir otelde çalışan, yeni Müslüman olmuş birisiyle görüşmüştük. Arkadaşım, “Burada mescit yoktur, ama yine de soralım ki, böyle bir ihtiyaç olduğunu hatırlasınlar” demişti. Gerçekten de olmadığını söylediler. Ama sormamız faydalı olmuştu. Bütün Müslümanlar, mescide ihtiyaç duydukları yerde bunu sorup araştırsalar, sorumlu kişiler de mutlaka ilgilenirler.
    Bizler namaz için çırpınalım, Allah yeri de, zamanı da hazırlar. Dinimiz bize çok kolay şartlarda mı ulaştı? Kızgın çöl kumlarında yatırılıp üstüne taş konarak işkence gören Bilâl-i Habeşî’nin yaşadıklarını heyecanlı ve meraklı bir masal gibi okuyoruz. Oysa onun gibi binlerce acı ve işkenceye, bu güzel dinin bize ulaşması için katlanıldı.

    Biz de birazcık sıkıntı çeksek ne olur ki?

    NAMAZ HEM DİN...LENDİRİR HEMDE DİNLENDİRİR

    Namazla birlikte günlük hayatın içerisinde gözden kaçırdığımız, dikkate almadığımız, unuttuğumuz birçok kavram da gündeme gelir.
    İhlas, İhsan, kıble bilinci, tevekkül, teşekkür, teslimiyet, emniyet, tecdid, tekbir, tesbih, zikr.



    Namaz, fiziki açıdan fonetiği (hareket uyumu) muazzam bir eylemdir.

    Yeryüzünde hiçbir DİN’e ait ritüelde (ayin, ibadet) bu uyumlu hareketleri görmeye imkan yoktur.

    Onun için bir Fransız düşünce adamı “Hayatta beni en çok etkileyen ibadet biçimi Müslümanlara ait namaz olmuştur. Namaz kılan bir Müslümanı görünce hayran hayran izlemekten kendimi alamıyorum, tüylerim diken diken oluyor” der.

    Kıyamı, rükuu, sücudu, teşehhüdü (Kade-oturuş) ile bir eylem ancak bu kadar komplike olabilir ve insanı dinlendirir.

    Zaten mecmuatul ibadat denmiş namaz için. Yani ibadetlerin mecmuu, tamamını içine alan bir özet/hulasa ibadet. Öyle bir eylem ki ihram tekbiriyle (giriş tekbiri ile helal olan harama dönüşür) başladığımızda artık farklı bir havayı solur ve DİN bütünü içinde yer alan her türlü kavramla muhatab bir ahvali yaşamaya çalışırız. İhram; “insanın kendisine helal olanı geçici bir zaman için haram kılması” demek, namazda da aynı helal olan, tekbirle birlikte yasağa dönüşür. Yemek, içmek, gülmek, oynamak, konuşmak v.s.

    Namazla birlikte günlük hayatın içerisinde gözden kaçırdığımız, dikkate almadığımız, unuttuğumuz birçok kavram da gündeme gelir.

    İhlas, İhsan, kıble bilinci, tevekkül, teşekkür, teslimiyet, emniyet, tecdid, tekbir, tesbih, zikr.

    Namaz gerçekten insanı dinlendirir, rahatlatır, ferahlatır, sükunet ve sekinet verir.

    Namaz ulvi bir amaca ulaşmada vesile edindiğimiz bir eylem olmakla birlikte aynı zamanda hikmetlerle dolu harika bir otokontrol mekanizmasıdır.

    Namazı sadece terapi seansı olarak göremeyiz, bu namaza ciddi bir haksızlık olur. Ama bu yönünü de inkar edemeyiz, etmemeliyiz.



    Namaz insanı dinlendirir



    Çağın en büyük sorunu olarak görülen stresin en büyük ilacıdır namaz, eğer hakkıyla değerlendirebilsek belki de özleyeceğiz namaz vaktini. İstirahat için kollayacağız namaz vaktini, buluşmak, kavuşmak için dört gözle bekleyeceğiz.

    Günlük hayatın curcunası, stresi, bunaltıcı yoğunluğu bizi kendimizden koparıp uzaklaştırıyor bunun aksini kimse iddia edemez.

    İşte tam bu sırada imdadımıza namaz yetişir.

    Namaz hem DİN’lendirir, DİN bilinci verir, DİN’e mensub oluşumuza katkı sağlar, dik tutar, uyarır, şuur verir, kimlik verir, kişilik verir.

    Namaz bizi ayırır hasımlardan. Cemaat tavsiyesiyle hısımlarla buluşmamızı sağlar aynı zamanda.

    Sıkışan, daralan, bunalan, cinnet geçiren, çağımızın insanı psikoterapistlere koşuyor, terapi salonlarına kapak atıyor, hele bol dumanlı, loş mekanları seçenler, stres atmak için bir sigara yakanlar var ki, aman Allah’ım!

    Müslüman toplum olarak halimiz bir hazinenin üzerinde oturup da hazinenin değerini-kadru kıymetini bilmediği için açlıktan ölen adamın haline çok benziyor.

    “Kulun Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır” buyuruyor Peygamberimiz. (a.s.)

    Uzun secdelerle dinlenmenin keyfini, halavetini, iç rahatlığını, huzurunu, sükunet ve sekinetini yüreklerimize ilka eyle Allah’ım.

    Namaz insanı dinlendirir, istirahata vesile olur, rahatlatır, ferahlatır.

    Namazla DİN’lenelim.

    Hem de hep beraber dinlenmiş olalım.(ALINTI)hdtrulh1vj8
    September 29

    BAŞÖRTÜLÜ KIZIN İBRETLİK RÜYASI

    BAŞÖRTÜLÜ KIZIN İBRETLİK RÜYASI

    Genç Kızın son senesiydi okulun bitmesine bir sene kala başörtüsü yasağının polis nezaretinde uygulanmaya başlanmıştı.
    Yasağa karşı direniş zincirleri de yavaş yavaş aile ve bazı cemaatlerden gelen başınızı açın emeğinizi zay etmeyin, büyük hayırlar için küçük şerleri kabul edin, yasağa direnmeyin, islama hizmet için başka çare yok, zaten başörtüsü fer-i bir mesele olduğunu islamın tek otoriter efendi hazretleri beyan etmeleriyle, çözülmeye başlamıştı, direniş zincirleri.
    Genç kız bu fetvalar ve aile baskısı karşısında başını açıp taviz veren kervanına katılan kızların gitmesiyle artık iyice yalnız kalmıştı, kendisi gibi direnen birkaç kız kalmıştı yanıbaşında. Onun vicdanı bu fetvayı kabul etmiyordu bir türlü.
    Başörtüsü farzdı nasıl farzı terk edebilirdi.
    İkna odalarına girmeden cemaat ağabeylerinin başınızı açın iknalarına maruz kalmıştı,nefsi aç diyordu,ama vicdanı rahatsız ediyordu onu açma diyordu. Bazı cemaatler ise haramdır başını açmak diyordu bazıları zaruret haramları helal eder diyordu.genç kız bu fikir ve fetva karmaşası karşısında bocalamaktan bıkmıştı.artık sadece medet umacağı ve güveneceği Allah
    kalmıştı. ONDAN YARDIM İSTEDİ.

    ''RABBİM işin hakikatini göster yardım et RABBİM '' diye yaşlı gözlerle yalvarmıştı. O gece rüyasında iki hakikat sineması görmüştü.
    O hakikat sinemasında mason vali Nevzat Tandoğan Bediüzzaman hazretlerine: Hoca şu sarığı çıkarıp şapkayı başına geçireceksin. Kanunlarımıza riayet edeceksin diyordu. Bediüzzaman hiddetlenmişti bana bakNevzat bu sarık bu baş ile çıkar saçlarım adedince başım olsa hakikati Kuraniyeye hepsini feda ederim diyordu.

    İkinci hakikat sinemasında şöyle nida ediyordu:

    Bediüzzaman :Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz asla,ve o BAŞÖRSÜNÜ TEFEURAT GÖREN FETVA SAHİBİNİ minberden aşağı atıyordu.ŞÖYE DİYORDU: sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır diye haykırıyordu.

    Genç kız kan ter içinde rüyadan uyanmıştı, RABBİne şükür etti kendisine hakikati gösterdiği için. Kendisine kimin kötülük edip başlarını din namına İslam adına açtıranların gerçek yüzlerini anlamıştı artık .

    Bediüzzaman sünnet olan sarığı için başını verirken, ben farz olan örtüm için hayatımı versem azdır diyordu niçin okulu bıraktın diyenlere.

    NOT:Bu hikaye gerçektir.genç kızın gördükleri hakikattir.bir dergiden alıntıdır

    selametle...

    BU BENİM BAŞÖRTÜM OLAMAZ

    ..::BU BENiM BAşöRTüM OLAMAZ::..

    Bu, " benim başörtüm olamaz!
    Benim başörtüm geçmişi gibi temiz olmalı
    Reklam çarkında dişli olmamalı
    Oluk gibi akan paraların suyu olmamalı
    Bu, benim başörtüm olamaz.!

    Irak'taki anaların başörtüsüne kan bulaşmışsa
    Filistinde şehit anaların başörtüsüne göz yaşı değmişse
    Ve dünyanın her bir yerinde rengini siyaha bulamışsa
    Bu, benim başörtüm olamaz.!

    Kendi ülkemde başörtüme joplar değmişse
    Okumak için gittiğim üniversitenin önünde zorla çekilip çıkartılmışsa
    Nâmehram bir el uzanmışsa;
    Okul önlerinde başörtüm için ağlamışsam
    Bu, benim başörtüm olamaz.!

    imam hatipler de yasaklanmışsa
    Bir suçlu gibi okulumda panzerlerle karşılanmışsam;
    Okul önünde onun için kendimi hayallerime zincirlemişsem;
    Okulda müdürüm,evde anam babam aç dediği zaman açmam Allah'ın emri demişsem
    Ve bununla da gurur duymuşsam
    Gururum için ülkemden manevi sürgün edilmişsem
    Gözüm yaşlı ecnebi diyarlara gurbete gitmişsem
    Bu, benim başörtüm olamaz.!

    Kirli bedenler üzerinde sergilenmişse;
    şûh bakışlarda şehvete teslim edilmişse;
    Başörtüm için "türban" diyen zihinlerde sergilenmişse
    Harama renk vermişse
    Hîcâp yoksunu insanların eli değmişse ;
    Sokaklarda caddelerde bilbordların yeni yüzü olmuşsa
    Defilelerde haram bakışların ağzının suyu akmışsa
    Bu, benim başörtüm olamaz.!


    Benim başörtüm
    Edep kokulu
    Hâyâ asili
    Hüzün renkli
    Gözyaşı işlemeli
    Ve sünnet timsâli olmalı...


    Sevdenur iNCi

    September 20

    DUANIN GÜCÜ....................

     ALINTI)
    Uzmanlık eğitimi yaptığım hastanede yenidoğan yoğun bakım ünitesinde çalıştığım sıralardaydı.Hastanede doğan bir kiloğram civarında ağırlığı olan bir bebek yoğun bakıma yatırıldı.Bebek premetür doğduğu için tabiki gelişimini tamamlayamamıştı.bebek solunum cihazına bağlanarak ve diğer gerekli tedaviler başlanarak bebek takibe alındı.

           Ancak bilindiği gibi bu şekilde doğan bebeklerin (özellikle de akciğerlerinin gelişimi cok geri ise) yaşama şansları en iyi yoğunbakım şartlarında bile  cok azdır.

             Bu bebeklerde solunum yetmezliği vardır, infeksiyonlara yatkındırlar, intrakranial (beyin) kanamalar sık görülür, NEC dediğmiz (barsakların ağır bir enfeksiyonu) tablo sık görülür.

         Ve bu durumlardan herhangi biri bile gelişirse  genellikle sonuç kötüdür . ( bebeğin kaybedilme ihtimali çok fzladır) 

          (Çalışmakta olduğum yoğunbakımda çalışan doktorlar her gün saat 13:00 çocuklar hakkında  ailelere bilgi verirdi.anneler de sadece emzirme saatlerinde bebeklerini görebilirlerdi.)

         Yukarıda bahsettiğim bebeğin takibini ben yapıyordun.Bebek solunum cihazına bağlı hayat mücadelesi verirken biz elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.Ancak bebekte sepsis gelişti , daha sonra intrakranial kanama ve  son olarakta NEC gelişti.Yani  yoğunbakımda yatan bir bebeğin başına gelebilecek tüm kötü durumlar gerçekleşti. Bebeği takip eden tüm doktorlar olarak bizler  yapılabilecek her şeyi yapıyoruz ama bir taraftandan da her an bebeği kaybedebileceğimizi düşünüyorduk ve aileyi bu şekilde bilgilendiriyorduk.

           Bu süreç devam ederken gözümüzden kaçmyan bir durumda oluyordu.Bebeğin annesi her emzirme saatinde ( üç saatte bir) yoğun bakıma geliyor ve pencereden bebğinin karşısına durup  devamlı  dua ediyordu.Bizde bunu gördükçe çok üzülüyor ve keşke birşey yapabilsek diye düşünüyorduk.

           Her bilgi verme saatinde aileye söylediğimiz aynıydı. HER AN ÖLEBİLİR!!!

           Çocukta kansızlık gelişti ve  aileden kan istedik ama isterken söylediğimiz pek yararının olacağını zannetmiyoruz ama doktor alarak ta gerekeni yapmak zorundayız diye söylüyoruz.

          Yukarıdaki hastalıkların birine bile yakalanan bebeklerin çoğu ölürken bu hastalıkların hepsine yakalanan bu bebek yavaş yavaş kendini toparladı ve nihayet taburcu oldu.

          Bebek kontrole geldiğinde gelişiminin de gayet iyi olduğunu gördüm.

          BİZİM BEBEĞİN ÖLÜMÜNÜ BEKLERKEN BELKİDE UNUTTUĞUMUZ BİR ŞEY VARDI.

          YOKTAN VAR ETMEYE GÜCÜ YETENİN HAŞA VERDİĞİ HASTALIĞI İYİLEŞTİRMEYE Mİ  GÜCÜ YETMEYECEKTİ.

          HERKESİN UMUDUNU KESTİĞİ BİR ANDA ANNENİN  YÜCE YARTICIDAN ÜMİT KESMEYEREK  DUASINA DEVAM ETMESİ VE BİZLERİNDE TIBBEN GEREKLİ HER ŞEYİ    YAPMAMIZ (HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ) ÇOCUĞUN YAŞAMASINA VESİLE OLMUŞTU.

           BİZ GENELLİKLE ÇARESİZ KALDIĞIMIZI DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ ZAMAN BAŞVURDUĞUMUZ DUANIN GÜCÜNÜ SON ZAMANLARDA ABD DE YAPILAN BİR ARAŞTIRMADA DA ORTAYA KONMUŞTUR.DUA EDİLEN HASTALARIN DİĞERLERİNE GÖRE DAHA ÇABUK İYİLEŞTİĞİ TESBİT EDİLMİŞTİR.

        TABİKİ SADECE DUA EDELİM BAŞKA HİÇBİR ŞEY YAPMAYALIM DEMİYORUM,

    ZATEN BÖYLE BİR DURUM DİNİMİZCE DE UYGUN KARŞILANMAMAKTADIR.

     

        YÜCE YARATICIYA DUA ETMEYİ VE ALLAH'TAN İSTEMEYİ HİÇBİR ZAMAN UNUTMAYALIM 

    September 19

    BAŞÖRTÜSÜ...........

    Ben seni de sevmistim ama......
    Basindaki örtüyü cok farkli sevdim.
    Tesettüre girmeni sevdim.
    Kalbindeki imani Kur´an okumani namazi kilmani sevdim.
    Bir Nene Hatun´a ve bir de Zeynep el Gazili´ye benzemeni sevdim.
    Hatirlar misin bana derdin ki´´Benim basörtüm ne zaman özgürlüge kavusacak
    Ve ne zaman gözyaslarim dinecek?´´
    Simdi ne oldu sana ne oldu da cok degistin.
    Namazi kilmaz oldun Kur´an´i okumaz oldun tesettüre girmez oldun
    Yilmis,yipranmis teslim olmussun,simdi soruyorum,
    Yakistimi sana ?Yakisirmi bize ve yakisirmi yürekli insanlara.....
    Söyle söyle be hey umudum söyle,
    Ben seni de sevmistim ama....
    Örtünmeni cok farkli sevdim.
    Hak icin yasamani sevdim.
    Kur´an´i ve namazi ögretmeni sevdim.
    Bir gül gibi rengarenk acmani ve etrafina nurlar sacmani sevdim.
    O senin basörtün var ya benim gönlümün sultaniydi
    Tesettüre girdiginde benim canimin caniydin
    Sana gerici dediklerinde,Seni kötülediklerinde.....
    Basörtün icin derse almadiklarinda, inan ki ben can evimden vuruldum?
    Ben seni de sevdim ama.....
    Allah(c.c.)´i sevmeni cok farkli sevdim,
    Hz.Resulü(s.a.v.)sevmeni sevdim.
    Bir Hz. Hatice Hz.Aise ve Hz.Fatima´yi örnek almani sevdim.
    Bir üniversite kapisinda basindaki örtünle direnmeni sevdim.
    Yigit kizlar mücadeleyi sürdürürken,sen basini actin
    degdi mi?
    Allah(c.c.)´in ve Hz. resulun(s.a.v) sevgisini kaybetmeye
    Bir diploma icin benim ve bizim sevgimizi kaybetmeye degdi mi?
    Söyle söyle be hey umudum...? 
     (ALINTI)
    September 04

    DUASIZ ÜŞÜR YÜREKLER

    Sana bir dua eden olsun
    Sen birine dua et!
    Duasız üsür yürekler...

    Biliyor musun?..
    Baskasına dua ettiginde, aslında sen kendine dua ediyorsun!
    Ne kadar çok kimse için dua edersen, o kadar çok KAZANIYOR YA DA
    KAYBEDIYORSUN!

    Çünkü melekler,
    Duan, rahmet ve hayr ise: " Bir misli de sana olsun, amin",
    Duan zulmet ve ser ise: " Bir misli de sana olsun, amin" derler...

    Dua: içimizle muhasebe olunacagimiz bir SIR dır..
    Bir ayna gibidir tıpkı, içimizi yansıtır bize..
    Rabb'e sunulan bir arzuhaldir dua, geri döner bize o kapılardan
    yüregimizce..

    Hep hayra dua edenlerin, maddeten ve manen hayırlara ermesi, serre
    dua edenlerinse, rahmetten mahrum kalması bundandır iste..

    Duasız üsür yürekler bil!..
    Sana bir dua eden olsun
    Sen birine dua et!

    Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanliklarını aydınlatan,
    sana ummadık kapılar açan..
    Bilmezsin kimin için ettigin duadır, seni böyle ayakta tutan...

    Hiç üsümesin yüreklerimiz için,
    Dualarda bulusalım..
     


     
    March 14

    FARKINDA OLMALI İNSAN

    ''Farkinda" olmali insan...
    Kendisinin, hayatin olaylarin, gidisatin farkinda olmali.
    Farki fark etmeli, fark ettigini de fark ettirmemeli bazen...
    Bir damlacik sudan nasil yaratildigini fark etmeli.
    Anne karnina sigarken dünyaya neden sıgamadigini
    ve en sonunda bir metre karelik yere nasil sıgmak zorunda kalacagini
    fark
    etmeli.
    su çok genis görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karni gibi
    oldugunu
    fark etmeli.
    Henüz bebekken "Dünya benim!"dercesine avuçlarinin sımsıkı kapali
    oldugunu,
    ölürken de ayni avuçların "her seyi bırakıp gidiyorum iste!"
    dercesine
    apaçık kaldıgını fark etmeli.
    Ve kefenin cebinin bulunmadıgını fark etmeli.
    Baskın yetenegini fark etmeli sonra.
    Azraillin her an sürpriz yapabilecegini,
    nasıl yasarsa öyle ölecegini fark etmeli insan
    ve ölmeden evvel ölebilmeli.
    Hayvanların yolda kaldırımda çöplükte
    ama kendisinin güzel hazırlanmıs mükellef bir sofrada yemek yedigini
    fark
    etmeli.
    Esref-i mahlûkat (yaratılmısların en güzeli) oldugunu fark etmeli
    ve ona göre yasamalı
    Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı basındaki gülü fark
    etmeli.
    Evinde kedi & köpek besledigi halde
    çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlıgını fark etmeli.
    Esine "seni çok seviyorum!" demenin mutluluk yolundaki müthis gücünü
    fark
    etmeli.
    Dolabında asılı 25 gömleginin sadece üçünü giydigini
    ama arka sokaktaki komsusunun o begenilmeyen gömleklere muhtaç
    olduğunu
    fark etmeli.
    Zenginligin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek
    kırıntılarını
    yemekte gizlendigini fark etmeli.
    Annesinden dogarken tertemiz teslim aldıgı gırtlagını
    60-70 yıl sonra sigara yüzünden Azrail'e soba borusu gibi teslim
    etmenin emanete hıyanet sayılacagını fark etmeli.
    63 yıllık ömründe hiç karnı doymayan bir peygamber'in ümmeti olarak asırı
    beslenme yüzünden sarkan göbegini fark etmeli.
    fark etmeliyiz çok geç olmadan.....

     

    Ömür dedigin üç gündür,
    dün geldi geçti yarın meçhuldür,
    O halde ömür dedigin bir gündür,o da bugündür..

     

     selam ve dua ile